геометрия 8 9 класс атанасян гдз рабочая тетрадь гдз решебник по математике 5 класс зубарева ответы смотрите подробнее готовые домашние задания 2 класс рабочая тетрадь кауфман основываясь на этих данных

Kıbrıs

 

kibris

 

Beş parmağın hangisi diğerine benzer/ bir parmak bir diğerine kenetlenirken/ en çok neresi acır eklemlerin/ en çok neresi yanar parmaklar ayrılırken birbirinden/ ve başlı başına bir avucu dolduran şu deniz/ hangi acı ve belki ağrının üstüne basar tuzunu?…

 

Şu ada meselesine takıntılıyım sanırım. Dört bir yanın su surlarıyla örülü ve ortasındasın denizin. Bu müthiş bir yalnızlık hissi olduğu kadar da önemli bir ayrıcalık olmalı sanırım. Kendi köyünün, kentinin, ülkenin, medeniyetinin, dünyanın, evreninin muhtarı, valisi, başkanı, kurucusu, sahibi ve öznesisin!

 

Kim bu kadar detaylı düşünür bilemiyorum adalar hakkında? Ama benim ömrümün uzun bir dilimi ada coğrafyasında geçti sevgili takipçim. Ben “sonradan adalılardan” biri olarak demin o saydığım duyguların hepsini keşfettim kendimde…

 

Kendi iktidarımın önünde eğildim kimi zaman, kendi muhalefetime sabır gösterdim. Kendimi kendimle oylayarak küçük demokrasi oyunları oynadım. Kendim kazandım, kendimi kaybettim. Ne iltimas…

 

Şu ada meselesindeki tavrıma bir önceki kitaptaki adımlarımı izleyenler de şaşkınlıkla tanıklık ettiler. Sevdiğim birini o coğrafyada yitirdiğim için küstüğüm adaya olan sitemimi, yıllar sonra adayla tekrar buluşmadaki çaresizliğimi, enikonu bir insanın iç içe yaşayabileceği tüm mutluluk ve yıkıntı hallerini…

 

Yine de “terk etmedi sevdan beni” dizesiyle teslim etmeliyim suyun üstünde yüzen o büyüklü küçüklü kara parçalarına itibarını. Çünkü kendimi sadece onların kollarındayken itibarlı hissettim…

 

***

 

Akdeniz’in ortasında duruyor öylece. Torosları bitirince araya mavi bir leğen koyuyorsunuz, sonrası yine bir duvar. Kıbrıs’a bir uçağın kokpitinden baktığınız zaman yaşadığınız ilk his böyle. Sonra elbette başka duygulara bırakıyor yerini, ama ilk görüş önemlidir!

 

Ercan Havalimanına yumuşak bir iniş; adadayız. O inişten henüz birkaç yıl önce Geçitkale mevkiindeki Askeri havalimanına inilirmiş, o deneyim daha çetin olmalı. Çok da ilgilenmiyorum, yumuşak bir karşılamayla adadayım dedim bir kere…

 

Orta büyüklükteki otobüsler karşılıyor kafileyi. Şöför olması gereken yerde değil, yol olması gereken şeritte akmıyor, her şey tersine bir dünyadaymış hissi yaratıyor yaşayanda. Adaya göre düz, alışkanlıklarınıza göre ters yöndesiniz…

 

Belki ilk bakışta tedirgin edici ama bir süre sonra çok da eğlenceli bir hal alıyor bu tersine yaşam meselesi. Tam olarak kime ve nereye ait olduğunu kestirememiş bir hüviyet kartı var Kıbrıs’ın o yıllarda. Şimdi belki sınırlar daha net, ya da flu; nereden baktığınıza göre değişiyor görüşler…

 

***

 

Old City denilen yerindeyiz Gazi Magosa’nın. Mağusa mıydı yoksa adı? En iyisi en eski ismiyle telaffuz etmek adını; Famagusta. Kimine göre Türkçesi “Hayalet Kent”…

 

Terk edilmiş mi? Terk edilen kentlerin bir süre sonra kendini toprağa gömdüğünü bilir misiniz? Önce renkler kaybolur sonra sarı ile siyah arasında bir renk seçer kendine yalnız şehir; ve o kefen içinde gömer kendini kendinin tarihine…

 

Famagusta henüz hayaletlikteki evrimini tamamlamamış gibi. Küçük birikintiler şeklinde insan grupları küçük bir meydan etrafındaki kafelerde yazın en sıcak gününü hasarsız atlatmaya çalışıyorlar

 

Hatırladığım tek şey aşırı ter, aşırı susama, aşırı bir dinlenme hissi. Belki de bu yüzden genel sessizliği makul görüyorum. Herkes kendi bedeninde mahkum sonuçta; Famagusta gibi…

 

***

 

Şimdiki kente sırtınızı verip surların dışından güneybatıya doğru bakarsanız uzun ve sıralı bir şekilde dizilmiş bir dolu binanın bir kolye gibi sardığı denizi görüyorsunuz. Peki bu kadar bodur bir kentte, bu uzay üssü gibi sahil şeridi de ne ola ki?

 

Adanın Kuzeyinde yaşayanlara göre 15 dakikada boşaltılan Maraş kentinden geriye kalan enkaz dizilimi bu. Güneyinde yaşayanlara göre de biz Türk işgalcilerin büyük bir medeniyete bir gün içinde indirdiği felç hali. Ben şu önümde, ayak mesafemden dikenli teller ve asker kuleleriyle ayrılmış uzun binadaki mermi izlerini sayıyorum tek tek!

 

Bir arada yaşamayı başaramayan toplumların küçük kurşun çekirdekleriyle birbirine veda ettiği, kanlı bir filmin platosundayım bir kez daha. Kimi zaman bu fotoğrafın daha trajiklerine şahit olmuşluğum da var. Ama bu ayrılık, yalnızlık, savaş duygusu bu adanın kaderini yazan mürekkepte bir lacivert hücre gibi hep var olmuş. Silinmez bir lacivert hücre…

 

Dünyanın en büyük uygarlıklarından biri kabul edilen Salamis ülkesinin üstünü çizmiş önce bu kalem. Arap akıncılarını istila sevdasından vazgeçirmiş sonra. Hittilerin, Romalıların, Venediklilerin, Latinlerin, Cenevizlilerin, Lüzinyen Ailesinin, İngilizlerin, Rumların ve biz Türklerin üstüne çekmiş çizgisini sırayla

 

***

 

Şimdi iki ayrı ülke var ada üstünde. Bizler Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diyerek “Ayşe’nin 1974 yılında tatile çıktığı” sahil şeridinden biraz daha içerilere doğru çizmişiz sınırımızı. Rumlar ise topyekun kendilerine ait olduğu iddiasıyla adaya Kıbrıs Cumhuriyeti adını vermişler. Uzun yıllar boyunca iki kültürü birbirinden toprak ve kurşun dolu çuvallarla ayıran kapılar kalkmış bir süre sonra; aynı ada içinde ayrı iki ülkeye girip çıkıyor Kıbrıslılar…

 

Uzadıkça politikleşen, politikleştikçe sevimsizleşen, sevimsizleştikçe şekilsizleşen bir lisana kişisel adımlarla başkaldırıyorlar…

 

İki tarafın mekanları isimlerinin yanlarına Rumca ve Türkçeyi de ekliyormuş artık. Yeşil adaya gelen bir barıştan söz edilebilir mi? Kişisel yanıtım zor, içerlikli bir nefret henüz dillerden kurtulsa da yüreklerden kurtaramamış kendini. Haritalar değişebiliyor zaman içinde ama nefret genini de içeren gen haritaları değil maalesef…

 

***

 

Tüm bu duyguların insanı esirleştirme halini bırakıyorum bir kenara. Mağusa açıklarında küçük bir köydeyiz şimdi. Yeni Boğaziçi diyorlar, eski ismi Aysergi’ymiş ama…

 

“Emir’in Yeri” salaş kelimesine yükleyeceğiniz tüm anlamları ve fanteziyi içeren ne varsa bir sırma şerit gibi işlemiş dört duvarın arasına. Kırmızı tuğlanın üzerine özen ve önem içermeden çakılmış resim ve objeler yer yer masaların etrafına da renk veriyor. Köy pazarlarında sıklıkla rastladığımız kilim motifli masa örtüleri ve meze tabir edilen 40’dan fazla tadımlık küçük tabaklar halinde sıralanmış damağımıza doğru…

 

Yerli kanyakla yada ucuz viskilerle mezelere eşlik edenler mi istersiniz, yoksa bizim bin yıllık aslan sütüyle muhabbetin hakkını verenler mi? Akıl, ruh artık birbirine karışmış her ne varsa bu buluşma noktasında birazdan aynılaşacak…

 

Aynı şarkılar, aynı mangalda pişirilmiş (sanıyorum dünyanın en lezzetli pirzolası burada) et ve artık aynılaşmaya müsait ne varsa…

 

Şu karşı masada oturan kalabalık grubun içindeki esmer kadın ne de hüzünlü bakıyor, benimle dans eder mi acaba türünden bir bakış romantizminin yerini teklifsiz ve de ısrarsız bir ritim duygusu alıyor. Emir’de geçirilen o ilk ve kalabalık akşam daha sonra aynı mekanda geçirilecek onlarca kalabalık ve yalnız akşamın ipucuymuş aslında…

 

Şimdi, yani bugün gitsem; masama konan şeyler ezberinde Ethem’in. Birkaç parça baharat, sirkeli otlu salata ve birkaç kalem pirzola. Eh haliyle bir de büyük rakı. Bir hayli de rahat bırakma hali. Herkese selam, yalnızlığa devam…

 

***

 

Gündüz, Aynur ve Cansu Aykota. Beni Kıbrıs’a esir eden bir Türk ailesi. Küçük bir butikte tanıştığımız Gündüz ağabeyle bugün giydiğimiz türden bir dostluk hasırını bu kadar sık dokuyabileceğimizi kim bilebilirdi ki?

 

O bilemezdi, çünkü kendisiyle girdiğim pazarlıkta hiç ricat etmiyor, ben ise nezaketi elden bırakmamaya çalışıyordum. Neden sonra ortak bir konuya odaklandık ikimiz de. Laf lafı açtı, masanın öteki ucunda elimizde kahve fincanları ülkelerimizi kurtarır halde bulduk kendimizi…

 

Siyaseti bir kenara koyduktan sonra, onun buradaki gönüllü sürgünlüğünü ve bu sürgünde yol arkadaşlığı yapan eşi Aynur ve kızı Cansu’nun neşeli ama rutinin dışına çıkamayan öykülerini dinledikçe neşelendi ilişkimiz. Biraz sonra kendimi izah ediyordum Gündüz Aykota’ya. Sanırım istediğim indirimden çok fazlasını aldım, kolay bulunmayacak bir dostluğun miladını yani…

 

Kırkından sonra insan, kendine benzer acıları ve sevinçleri ezber etmiş insanları bir şekilde çekiyor kendine. Artık neyin manyetik alanıysa bu, kutuplar birleşip ekvator çizgisine dönüşüyor. Uçsuz bucaksız bir resim veren ada, aslında Robinson ve Cuma’nın o küçük toprak parçasından çok da farklı değil içsel yüzölçümü olarak. Neyse…

 

***

 

Girne’deyiz. Birazdan Gündüzlerle buluşup Misina isimli bir lokantada yemek yiyeceğiz. Girne tipik bir Akdeniz kasabasını andırıyor. Ama ne bileyim, İngiliz çizgileri de sızmış bu kasabaya. Sadece Akdeniz’e değil Okyanusa da açılıyor sanki bir limanından…

 

Yukarıdan Bellapais adı verilen küçük köyden bakınca yıllar öncesinin Marmaris’i havasını buluyorum. Giderek kalabalıklaşan bir beyazlık hakim. Kimi binalar daha bodur olan diğerlerinden iddialı bir şekilde ayrılarak Beşparmak dağlarıyla boy ölçüşmeye kalkışıyor gibi. Oysa bulunduğum yerde, şimdi Beylerbeyi adı verilen bu manastırlı köyde tüm o değişimin çok uzağındayız hissi hakim içime

 

İyi bir yer daha buldum ruhum için. Ada’ya özgü Con kahvesinin yumuşak içiminde bana eşlik eden rüzgarla kafa buluyorum sanki, yoksa o mu benimle oynaşıyor, ne önemi var ki?

 

Akşam’ı Lefkoşa’da geçirme kararı alıyoruz. Bu Cumhuriyetin baş şehri. Sanırım iki ülke de ortak bir başkent olarak kullanıyor Lefkoşa’yı. Bir fotoğraf ver desen kadrajda Türk ve Rum nüfusunun ortak  albümü olacak diye düşünür insan. Öylece karışık yine her şey…

 

Kentin en iyi otellerinden Golden Tulip Nicosia’nın son derece lüks odalarına dağılmadan önce Pasha Casino’da “kaliteli” vakit öldürüyoruz. Kıbrıs’ta gece hayatı Akdeniz’e özgü renklilikten tamamen uzakta duruyor. Kıbrıs’ta gece; adanın ve insanın kendisiyle ilgili Z Raporunu çıkarması için verilen bir nadas anı. Gece iyice çöreklendikten sonra üstüne, uyuyorsun, uyuyorsun, uyuyorsun…

 

***

 

Eğer Tanrı’nın cennetinden küçük promosyonlar yaptığına inansaydım “Dip Karpaz” denilen coğrafyanın, yani adanın o uzun parmaklı kısmının öyle bir cennetçik olduğu konusunda çok çabuk ikna olurdum…

 

Karpaz bölgesi şimdi Caretta cinsi kaplumbağaların ve yabani eşeklerin cesur ve rahatsız edilmeden yaşayabildiği ender dünya coğrafyalarından biri. Biz insanlar ses, yüz ve ayak izlerimizle kirletmediğimiz sürece de o hayvan medeniyeti kendi iradesiyle yaşayıp ya çoğalacak ya da tamamlayacak neslini oralarda. Ama zor. Her gidişimde biraz daha kalabalık, biraz daha  kabuğu kaldırılmış görüyorum Karpaz’ı…

 

Parmağın ucundaki Apostolos Andreias Manastırının ayazmasında kendi bildiğim dillerden dua ederek adanın en azından yalnızlığın en yakıştığı bu sahilinin istilaya uğramamasını diliyorum. Sahi duyar mı bu imanlı yakarışı Tanrı, şu beyazdan maviye doğru uzanan paletin kararmasına izin vermez değil mi?

 

Bir adayı geride bırakırken, adanın sizinle geldiğini asla anlamazsınız. Taa ki evinizin kapısındaki paspasta küçük kum tanelerini keşfettiğiniz ana kadar. Sanırım uzun bir süredir ben Kıbrıs’ta kalıyorum. Yoksa Kıbrıs mı bende?

 

найти найти iphone 3 spy apps spy software za kompjuter cell phone listening software yahoo mail phone tracker mobile download spy software windows 7 поиск людей как найти человека по фамилии sitemap