геометрия 8 9 класс атанасян гдз рабочая тетрадь гдз решебник по математике 5 класс зубарева ответы смотрите подробнее готовые домашние задания 2 класс рабочая тетрадь кауфман основываясь на этих данных

 

Hafen mit der Altstadt von Antalya, Südküste, Türkei

Herkesin cenneti kendi içinde saklı/ mesele cennette kendini bulabilmekte/ her kıyısından bir başka elin uzandığı şu mavi/ mesele tutunca o eli yitip gitmemekte/ her sabah uyandığın şu ince serinlik/ mesele ateşte soğuk buzda sıcak kalabilmekte…

Bergama Kralı Attalos emrindekilere bağırır; “Bana bir yeryüzü cenneti bulun”. Bu istek anında artık ne içtiyse, kendi Egesinin güzelliğine kör bakıyor olmalıydı. Yine de emir demiri kesti ve şimdi Antalya ismini taşıyan doğu Akdeniz Riviera’sına ulaştı atlılar…

İlk gördükleri manzara benim gördüklerime benzemiyordu sanırım. Antalya arkasındaki dağın eteklerine akan bir yeşil örtü gibi olmalıydı o zaman. Belki zirvelere doğru bir ince kar yapmış ama eteklere ulaşınca hele ki yaz aylarında filansalar bir hayli terletmiş olmalıydı atlıları…

Benim aklıma gelen onların da geldi mi; bilemiyorum? Antalya’da insan gördüğü fotoğrafın karşısında iki türlü terliyordu çünkü. Bir mucizeyle yüzleşmekten bir de, “aman Tanrım” şu sıcaktan…

***

Antalya’yı ilk keşfedenlerden olmadım. Benden bin yıllar önce şu sıcak suya girdi çağın insanları. Muhtemelen gözlerini yakan tuzlu suya alışmaları zaman aldı. O dışarıdan bakınca giderek eşsizleşen mavi uzantı içine girince tuz ayarı kaçırılmış bir çorbayı andırıyordu bizim ilk buluşmamızda. Bir serinlik ihtiyacı götürmüştü suya beni, ama ne yalan söyleyeyim dışarısı daha serin miydi sanki? Ağustos; Antalya için en kötü zaman. Ama bir de Ekim sonu görmeli. Öyle yaptım…

İki Antalya seferinin arasına 20 yıldan fazla bir süre koydum. Bu arada Antalya’ya bu kadar mesafeli olma nedenim hakkında ele gelir bir yanıtım yok. Sanırım demin bahsi geçen o sıcak ve tuzlu su bende buruk bir tat bıraktı. Oysaki şimdi sırtımı verdiğim o dağların büyüsüne kapılıp rotayı yukarılara bir yerlere kırsaydım belki kavuşmak da bu kadar uzun zaman almayacaktı…

Yakınmayı keselim iyisi mi, kimse masum değil. Ne doğa, ne de insan. Görünenin içine girince çoğu zaman farklılaşıyor hissiyat…

***

Kale içinde bir geç yaz akşamı. İlginç bir havası var kentin. Üç mevsimi bahar bir mevsimi de ağır bir yaz olarak geçiriyor. Yaz aylarında nefes sorunu yaşıyor insan, artık deniz nasıl yükselip, dağın yamaçlarını zorluyorsa buhar olarak; ağaç yapraklarının her biri küçük dereler gibi su bırakıyor toprağa doğru…

İnsan vücudu tüm bu olağanüstü durumlara karşı şerbetli sanırım. Alışması uzun sürse de bir süre sonra ten, kendi contasını sıkıyor ve ilk randevudaki gibi ter bırakmıyor insan, üstündeki kumaşa…

Neyse, gecedeydik. Kaleiçi’nde ya da şöyle söyleyelim, eski kentte gece biraz İstanbul’u çağrıştırıyor.  Hani “huzur var dediler geldik” kalabalığındansan aslında kaçtığın kenti de birlikte getirmişsin gibi hissediyorsun

Şu bavul hikayeleri, birkaç parça elbise, birkaç parça ihtiyaç ama bavulun en büyük bölümü hep geldiğin kentle dolu. Bak şu uzakta gördüğün uca doğru uzanan ışıklar senin boğaz köprün olmasın? Neyse ki soluna baktığında uzayıp giden ve giderek karanlıklaşan deniz olduğun yeri bir mıh gibi çakıyor havsalana…

***

Kabak çiçeği dolması, biraz turunçlu kebap, birkaç parça otla yemek faslını bitirip, şehrin daha çok insan kalabalığını toplayan bağrına doğru akıyoruz. Sanki gündüz saatlerinde terk edilmiş hissi bırakan yer burası değil. İnsanlar artık sıcağın ani ve dayanılmaz istilasına hangi gölgeden surlara çekilmişse, geceye doğru bir hücum başlamış su yönüne… Çok fazla ışık, çok değişik müzik, her yüzde farklılaşan bir beğeni görüntüsü var ortada. Sanırım benim simam biraz ekşi duruyor, gülümsemekten ziyade, yaşadığım anı değerli hale getirecek bir sırıtış asılmış ağız tarafıma. Kent, ne düşündüğümü sorar gibi geliyor üstüme… Kaçıyorum o an. Şehrin hemen yakın kıyısındaki falezlerde alıyorum soluğu. Burası biraz daha yalnız. Burası insanın kendi sonunu hazırlayabileceği en makul yer. Serin, derin ve buradaki harf dizilimi içinde tanımlanması çok da mümkün olmayan bir davetin orta yeri…

Falezler de özellikle de gece yarısında filan ruhsal bir muhasebeye girmemeli insan. Ömrünün Z raporunu burada çıkaran ve birçoğunun ismi çoktan unutulmuş binlerce kayıp ruh olduğunu biliyorum şu aşağıdaki kayalıklarda…

Kötü şeylerden konuşmayalım değil mi; ama unutmamak lazım “ölüm de var”. Belki de Attalos’un yazının başında anlam veremediğim “Cennet’e daveti” bu gerçeğin tarih dehlizlerinden gelen sesidir. Öyle olmalı…

***

Antalya sabahlarını en doğru anlatan kelime “serin” olmalı. Zaten bir iki saat içinde yerini yoğun bir neme bırakacak bu serinlikte yapmam gerekenleri sıralıyorum kendime. Dağlara doğru uzanan bir Safari fena fikir gibi gelmiyor. Nesli tükenen Sedir ağaçlarının gölgesi içindeki esintiye doğru yürümek, sonra ansızın karşına çıkacak küçük bir çağlayanın sudan dizelerine kendini bırakmak; “Nereden gelirsin küçük pınar/ nereye akarsın bu kararlılıkla/ ıstırap benim ruhum için yazılmış bir kaderse/ senin ki ne olmalı; böyle kendini tekrarlayan?”…

Antik zamanların insanıyla modern insan arasındaki en büyük farklılık merak duygusu olmalı. Şu dizelerin içindeki büyük soruyu kaçımız sormuştur evindeki musluğa? Bunun yanıtı yok değil mi? Olsa hayat koca bir sır olmaktan çıkar belki. Olsa karanlık artık hiç de karanlık olmayacaktır hatta. Neyse, bırakalım şu dehşet veren merak duygusunu tarihe. Biz aşağıda kentin ortasındaki o yeşil küçük ovaya uzanalım…

***

Tarım müdürlüğüne ait bir bahçenin içindeyim. O kadar uzun bir yürüyüş parkuru var ki ve o denli yeşil ki her adım. Antalya’nın ilk yerlileriyle aynı toprağa bastığımı hissediyorum. Şurada 40’lı yılların başında dikilmiş bir kivi ağacı var. Vatanı tam olarak burası değil, ama sevmiş toprağı sanırım, meyve veriyor. Şu incir ağacının yılda dört kez ürün verdiğini söylüyorlar…

Şu portakal ağacının yanında duran okaliptüse ne demeli. Bahçenin büyük ağabeyi gibi, haddinden fazla semirmiş. Şu ötede neredeyse intihar mektubunu yazan bir limonun birazdan daldan düşmesine tanıklık edebilecek miyim? Duyuyor sesimi, düşüyor limon yere. Sarıya kesiyor gözlerimi…

Burası; toprağın, kendine inananlara büyük bağışlarda bulunduğu koca bir fidanlık. Şu cam çatılar, dağlardan yamaçlara doğru bakan gözleri alan yansıma ışığı tutan eller. Artık koca bir sera haline gelen kentin kuş bakışı verdiği fotoğraf karesinin ortasından el sallıyorum işte…

Evet, o aşağıda, ışıklar içinde bir görünüp bir yiten siyah nokta benim! Attalos’un cenneti ve kendi sayfiyemdeyim!

***

Antalya bende duygusu yaratmıyor bu sefer nedense. Çünkü kent kesintisiz bir şekilde hem batıya hem de doğuya doğru uzanıyor artık. Doğuya doğru biraz daha sanayi ağırlıklı bir fotoğraf veriyor. Batıya doğru daha serin ve keskin kavşaklarla ayırıyor kendini bedeninden. Benim yönüm bu vedada doğuya doğru olduğuna göre, şu dağınık fabrikaların arasından Akdeniz’e bu kadar hoyrat davranmayan bir koy bulma umudumu yitirmeli miyim?

Hayır; çünkü hakikatli bir cennet, bir şekilde mutlaka gerçek yüzünü gösterir yaratılana. Şu birkaç kilometre uzakta beliren kırmızılık nar bahçeleri değil mi? Ah evet; berekete doğru gidiyorum. Yoldan çıkmamışım henüz!  

найти найти iphone 3 spy apps spy software za kompjuter cell phone listening software yahoo mail phone tracker mobile download spy software windows 7 поиск людей как найти человека по фамилии sitemap